Rahat Uyu Bitlis Paşa Kemalistler Kazanacaktır

Şubat 28, 2007

Bitlis paşanın Öldürülmesi üzerinden 14 Yıl geçti.Bitlis Paşayı katledenler,neyi,neden amaçladıkları bugün daha da netleşmiştir.Degerli Kemalist,TSK’nın degerli generallerinden Eşref Bitlis Paşamızı saygı ile anıyorum. Orgeneral Bitlis 17 şubat 1993 günü Ankara’dan Diyarbakır’a gitmek üzere bindigi uçagın motor bölümüne yapılan sabotaj sonucunda ucagının Ankara’da ki Yenimahalle posta işleme merkezi bahçesine düşmesi ile hayatını kaybetmiştir.
Esref paşa’yı taşıyacak uçak (Beecheroft super ting Air B-200)16 şubat tarihinde yani olaydan bir gün önce deneme uçuşu ve kontrolleri yapıldıktan sonra hangara alındı.Hangarda bulunan uçakların korunmasıyla görevli erlerden,er Tahir Metin verdiği ifadede .Astsubay oldugunu tahmin ettigi birinin hangarın çevresinde bulundugunu fark ettigini,parolanın kendisi tarafından sorulması üzerine şüphelinin parolayı bildiğini ve bunun üzerine bölgeden ayrıldıgını belirtmiştir.
17 şubat günü bir çok kez oldugu gibi ABD’nin Kuzey ırak’ta Kürt Devleti senoryasını bozabilecek görüşmelerden birine gitmek üzere uçagı hareket eder.Uçagın kalkısından yaklasık 3-4 dakika sonra uçak yukarıda yazdıgım bölgeye düşer.
Bugun artık bu suikastın kimler tarafından ve ne amaçla yapıldıgını bütün açıklıgı ile biliyoruz.Org.Bitlis suikastı Çekiç Güç karargahında planlanmıştır.Bu grup içinde Albay Naab,Albay wilson,ABD’nin Adana konsolosu Elizabeth Shelton bulunmakta idi.Emri ise dönemin ABD savunma bakanı Dick Chaney tarafından verilmiştir.

Eşref paşa’nın uçagı 17 şubat günü ABD’nin Cekiç Güçünün talimatı ve Türkiyede ki ABD uşagı güçlerce sabotajla düşürüldü.Peki neden Eşref paşa?Paşa’nın çekiç güç ile ilgili düşünceleri nelerdi.ABD’nin bölge ve kürt’ler le ilişkilerine bakışı nasıldı ve bunları engellemeye yönelik ne gibi çalışmaları vardı.

Org.Bitlis’in bu sorulara verdigi cevaplar ABD’nin çıkarları ile örtüşmemekteydi.Bitlis paşa türkiyenin çıkarlarını uygulamaktan çekinmemekteydi.Irak’ın toprak bütünlügünden yanaydı.Kukla kürt devletine karşı cıkıyordu.Cekiç Güç’ün PKK terör örgütünü besledigini biliyor ve her fırsatta bunu engellemeye calısıyordu.Çekiç güç’ün Silopi üzerinden Kuzey Irak’a çıkışını yasaklamıştı.

Bitlis Paşa Kemalist Devrimin,Kemalist ideolojinin öngördüğü ğibi bölge merkezli dış politikayı savunuyor ve uyguluyordu.

Orgeneral Eşref Bitlis öldürülmeden önce uçagı ABD ucaklarınca iki kez düşürülmek istenmiş en son ölümünden bir ay önce,incirlikten kalkan iki ABD uçagı Kuzey Irak’A gitmekte oldugu helikopteri düşürme teşebbüsünde bulunmuştur.Nitekim Bitlis pasanın helikopterine taciz olayından kısa bir süre sonra benzer bir operasyonla TSK’ya ait bir helikopterimiz içindeki beş subayımızla birlikte çekiç güç tarafından Kuzey Irak’ta düşürülmüştür.

Abd’nin bu suikastına Silahlı Kuvvetlerimiz Irak’la koordineli hareket ederek 1995 martında Çelik hareketi ile ve ardından Eylül 96 da gereken karşı cevabı verd,.çekiç Güç’ün kara gücü’nü Kuzey ırak2tan tamamen çıkardı.Yedi bin kürt ABD peşmergesi kaçırılarak guam adalarına tasındı.Kacırılmasa hepsi hakettikleri son ile buluşmuş olacaklardı.Ancak ne yazık ki şimdi daha bir egitilmiş olarak tekrar Kuzay ırakta’lar..

Bugün Irak’ta bölgemizde ve ülkemizde yaşananlar Eşref paşa’nın öngörülerinin dogrulugunu kanıtladı.

Türkiyemiz büyük tehditler ve tehlikeler ile karşı karşıyadır.Hükümet mevzilerinden kuşatılmıştır.Ancak Eşref Paşa,Ugur Mumcu ve diger bütün kemalist şehitlerimiz hayatlarını boşa feda etmemişlerdir.

ÖYLE YA DA BÖYLE KEMALİSTLER KAZANACAKTIR.TÜRKİYEM KAZANACAKTIR.

Rahat uyu Bitlis Paşam Kemalist devrim sürüyor.O halde,Ya istiklal Ya Ölüm..


O(smanlı) Çocukları

Şubat 27, 2007

Türkiye’de etnik siyaset emperyalizmin de kışkırtmasıyla gün geçtikçe azgınlaşmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’nin etnik kimlikler esas alınarak bölünmesi öngörülmektedir. Öyle ki bununla ilgili neo Sevr Haritaları NATO toplantılarında duvarlara asılmaktadır. Türkiye’de etnik ayrışma emperyalistlerin “ırkçı” bakışını bir tarafa atarsak şu şekildedir: Türk Çocukları, Osmanlı Çocukları.. En basit en genel ayrışma budur. Bu ayrışmanın temelinde ırk bilinci değil Cumhuriyet ve Ulusal bilinç yatmaktadır. Türk Kimliği laik ve üniter cumhuriyetin temel niteliklerini savunanlardır. Osmanlı Kimliği ise kürtçüsünden, ermeni diasporacılarına, misyonerlere, mezhepsel bir kimlik içerisinde kendini görenlere, tarkatlara, cemaatlara kadar uzanmaktadır. Osmanlı Çocukları ihanet cephesini oluştururlar. Batının insanları ırklara göre tasnif etmesi yabancı olmadığımız bir durumdur ama kendi ülkemizde bu kadar hainin bu bölücülüğe ortak olması pek de alışık olduğumuz bir manzara değildir. Tabii Ali Kemal’leri, Damat ferit’leri saymaz isek.

İçinde bulunduğumuz koşullar Osmanlı Devletinin işgal edildiği koşullarla ne kadar örtüşmektedir. Bir tarafta İngiliz, Yunan, Fransız, İtalyan emperyalist güçlerin işgal ettiği vatanımızı-bağımsızlığımızı savunan ulusal kuvvetler diğer tarafta bu işgalcilerle beraber hareket eden mandaterler. Kimisi İngiliz himayesini kimisi ise Büyük Ortadoğu Projesinin tarihsel önderi sayılan Wilson’un Amerikasının mandası olmayı kurtuluş olarak görüyordu. Padişah Vahdettin, Damat Ferit ve Halife kendi makamlarını düşünerek Anadoludan tamamen kovulmak istenen Türk halkını emperyalistlere yem yapmak istediler. Emperyalistlerin işgallerine, Ermeni Çetelerin mezalimi ortak olmaktaydı. Türklüğün esareti anlamına gelen Sevr haritası dönemin İslamcı, bölücü ittifakı tarafından kabul edildi. Fakat Sevr’i birileri yırttı. Onlar Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde birleşen Kemal’in Askerleriydi. Ulusal Kurtuluş Savaşı işte bu ortamda verildi. O dönemki dostlarımız ne batı emperyalistleri idi ne de içimizdeki Osmanlılardı. Türk’ün Türk’ten başka dostları yine biz gibi mazlum halklar olmuştur. Bolşevik Devrimcileri Çarlık Rusya’sanın Osmanlı topraklarını parçalama anlaşmlarını yırtıp attılar ve Kurtuluş Savaşımıza çok büyük destek verdiler. Yeni Türkiye Hükümetini ilk tanıyan mazlum Afganistan halkının yönetimi oldu. Kurtuluş Savaşında hilafet ve haçlı (emperyalist) ordularına karşı savaşmak üzere mazlum Hindistan halkının yönetimi bize maddi destekte bulundular. Aslında bu çok manidar bir durumdur. Çünkü bütün bunlar tek birşeyi ifade etmektedir: Kurtuluş Savaşı sadece yerel değil, evrensel bir kahramanlık destaıdır ve ezen-faşist batı toplumlarının yönetimlerine karşı mazlum halkların direnişi ve zaferinin öyküsüdür. İşte bu noktada kemalizmin en önemli dayanaklarından birisi karşımıza çıkmaktadır: antiemperyalist ulusal kurtuluşçuluk ve ezilen ulus devrimciliği.

Cumhuriyet Dönemi ise Türk İhtilalinin toplumsal dönüşüm aşamasıdır. Burda yine Batı Aydınlanmasından farklı olarak bir Ulusal Aydınlanma dikkat çekmektedir. Cumhuriyet Devrimleri Osmanlıyı çöküşe götüren gericiliğe karşı yapılmıştır. En önemli dayanağını da laik devlet-laik toplum anlayışı oluşturmuştur. İşte o zamandan beri dini siyasete alet etmek vatana ihanet olarak kabul edilmiştir. Çünkü o döneme kadar -ve bugün de- Türkiye’yi sömürmek isteyenlerin en kullanışlı aracısı din olmuştur. Öyleyse din baskısı ve etkisini toplumdan uzaklaştırıp ümmet bilincini yok etmek, yerine ulusal bilinçle oluşturulan Türk Kimliğini koymak Cumhuriyet devriminin en önemli ülküsü haline gelmiştir.

Ulusal Güçler Ne Yapmalı?

Bugüne baktığımızda karşılaştığımız manzara birebir aynıdır. Ulusal Güçlerin takınması gereken tavır da öyleyse aynı olmalıdır. Nedir bu tavır? Bu tavır öncelikle bizi ümmetleştirmek-Araplaştırmak ve bu şekliyle sömürgeleştirmek isteyenlere karşı LAİKLİK bayrağını yüceltmektir. Bizi bölüp parçalamak isteyenlere karşı da ULUSALCIlık bayrağını yükseltmek birincil görevimizdir. Mesela birileri bizi yeniden Osmanlı, yeniden Padişahın-Halifenin kulu haline getirmeye çalışabilir, onlara hayır demeliyiz. Biz Türk’üz, biz Cumhuriyet çocuyuz, biz vatandaşız.

Bizi mezhepsel olarak bölmeye kalkabilirler veya öyle tanıtmaya çalışabilir. Alevilik-Sünnilik ayrışması burdan doğmaktadır. Türk toplumu kendisini ne alevi ne de sünni olarak bir sınıfta değerlendirmemelidir. Bu son derece sakıncalıdır. Ayrıca zaten bir Türk hayat felsefesi olan Alevilik bize göre bir mezhep değil bir yoldur. “Sünnilik” kavramının aidiyet olarak kullanılması da bize göre Türk kimliğini ilerleyen aşamada Ümmetçiliğe devşirebilecek bir tehlikedir. Öyleyse bu ayrışma yanlıştır.

İkinci tehdit ise ırk, etnik köken bilinciyle Türkiye’yi bölme planıdır. Burda karşımıza kürt, laz, çerkez, ermeni, musevi, süryani, arap, rum ve buna benzer bir sürü topluluk etnik kışkırtma aracı olarak kullanılmaktadır. Burda da etnik aidiyet olarak kendisini Türk toplumundan görmeyip başka bir etnikten görmek bölücülüğü doğurur. Kendisini başka etniklere mensup görenler ulus devletin siyasi çatısı olarak ortaya konan ve ırksal değil çağdaş ulusal bir anlam içeren Türk Kimliğini benimsemedikçe bu bölücülüğe öyle veya böyle ortak olurlar. Özellikle yapay tarih, toplama bir dil ve kurdukları terör örgütleriyle kürt halkının hakları için savaştığını söyleyen kürtçülerin düşünceleriyle paralel düşüncelere sahip olmak kayıtsız ve de koşulsuz bölücülüktür. Bu durumda kendisini “kürt bilen”ler bir seçim yapmak zorundadırlar: Ya Türkiye Cumhuriyetinde Türk Toplumunun eşit haklara sahip bir bireyi olmak ya da emperyalistlerin zoraki uydurduğu bir halk içinde onların kuklası bir birey gibi davranmak (aşiret üyesi olmak).. Ulusal bütünlüğü seçenler feodal-etnik duygularından zamanla vazgeçmeyi göze almalılardır. Ulus Devletin koşulu faşizan ırkçı ayrımcılık yapmamakla birlikte ortak dil, ortak kültür ve ortak ulusal duyguları paylaşmaktır. Bu durumda kürtlük, lazlık, çerkezlik, ermenilik, süryanilik, rumluk veya tatarlık, azerilik, özebeklik gibi kavramlar siyasi bir aidiyet manasından uzaklaştırılmalıdır. Siyasal olarak Türk Ulusunun içine entegrasyon şarttır ve herkes kendisini Türk bilmelidir. Türk Ulusuna kendisini ait görmeyenler Osmanlı Çocuğu olmuş demektir. Çünkü etnik bölünmeye dayalı anlayışlar ulus devleti yıkmak için ortaya konan planlı bir oyundur ve senaryo yine emperyalistlere aittir. Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebilirz ha islamcı bir meczupsunuz ha Türklüğü red eden bir bölücü. İkisi de aynı düşmanlığın türevidir. Çünkü ikisi de Ulusal-Laik Türk Ulusu bilincine karşıdır.

Kendi tarihleri soykırımlarla, katliamlarla dolu olan batı emperyalistleri göçmenlere, siyahilere, yahudilere, kızıl derililere hiç bir zaman -insan olmanın gerektirdiği- hoşgörüyü bile göstermemiş faşist politikalarla yabancılara karşı bir burjuva milliyetçiliği geliştirmiştir. Batının öteden beri ileri gelen Türk düşmanlığı da bununla açıklanabilir. Kabul edelim ki Batı medeniyeti insanlığın gelişim sürecinde büyük hamleler yaptı ancak yine kabul edelim ki batı medeniyeti tüm ilerlemesine rağmen kendisinden olmayanlara karşı faşist tutumundan hiç bir dönem vazgeçmedi. Demokrasi, insan hakları, fikir özgürlüğü gibi değerleri yine sadece kendi burjuva yapılarında sahiplendiler; ezilen dünyaya ise bir çatışma kültürü bıraktılar. Bu durumun bir tek sebebi vardır. Batıdaki insanların aşağı toplum oluşundan filan değil, batıdaki medeniyetin burjuvaların çıkar savaşları doğrultusunda oluşmasındandır. Ezilen ulusalar da ise uygarlıklar ezenlere karşı direniş ile ortaya çıkmıştır. Ezilen toplumlardaki her ilerici haraketin iki temel özelliği vardır: Laiklik ve Ulusal Kurtuluşçuluk. Bu iki öğeden birisinden yoksun olan bir tavır ancak güdük bir antiemperyalist tavır olarak izah edilebilir. Bugün Türk Milletinin ve bütün ezilenlerin sahip çıkması gereken iki hayati değer Ulusçuluk ve Laikliktir.

Tarihte olduğu gibi bugün de bir çarpışma ile karşı karşıyayız. Emperyalizm, emperyalizmin hilafet, saltanat yanlısı irtica orduları, kürtçü çeteler, ermeni çeteler, bölgesel etnik çeteler (Osmanlı Çocukları) diğer tarafta ulusal gücüne güvenen Türk halkı. Zafer yine bizim olacak. Türk Çocukları bu savaşı kazanacak. Osmanlı Çocukları ya darağaçlarında hesap verecekler ya da bu vatanı terkedecekler.


301 ve Hrant Dink

Şubat 27, 2007

Türkçe Ermenice yayın yapan Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü. Ölümü tüm dünyada büyük yankılar uyandırdı. Sözde soykırım iddalarını gündeme getirmekle kalmadı 301. maddenin değiştirilmesi yönündeki istekleride arttırdı.

Peki neydi bu 301. madde? Birilerini bu derece huzursuz ve tedirgin eden bir o kadarda korkutan; AB’nin “Türkiye’nin bu gibi maddelere ihtiyacı yoktur” Kaldırın(!) şeklinde emir verdiği o madde neydi?

“Türklüğü, Cumhuriyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi altı aydan,üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır”

İşte Amerikan emperyalizmine boyun eğen Başbakanımız (!) Recep Tayyip Erdoğan’ın değiştirilmesi yönünde TBMM’ye taşıyacağı,
Hrant Dink ve yakın dostu Orhan Pamuk’un yargılandığı,
Türklüğe hakaret etmenin suç olmadığını savunan gerici zihniyetin rahatsız olduğu,
Binlerin “Katil 301” dövizleriyle sokağa fırladığı o madde buydu.

Birçok Avrupa ülkesinde buna benzer maddeler varken Türkiye Cumhuriyeti anayasasından 301. maddenin kaldırılmasını istemenin tek bir amacı olabilirdi:

Varlığını asırlar boyunca şanlı bir şekilde sürdürmüş, düşmüş ama aynı hızla kalkmasını bilmiş, kimsenin sömürgesi olmamış, hiçbir devletin bayrağının altına girmemiş şanlı Türk ulusunu yok etmek; Atatürk’ü ve Türklüğü tartışmaya açmak ve unutturmaktır. Cumhuriyet irtica tehlikesi altındayken, değerlerimizi koruyacak bir kaç madde kalmışken 301’in kaldırılmasını istemek; şeriatcı, ümmetci, faşist, ırkçı düşüncelere, emperyalist güçlere yol vermek onların önlerindeki taşları temizlemektir.

301’in katil damgası yediği bu olayda Hrant Dink’in rolü neydi acaba? Ne olmuştu da onun ölümünden sonra bu tartışmalar alevlenmiş, binler ayağa kalkmıştı? Gerçekten 301 miydi Hrant’ın katili? Yoksa bunların tamamı provakasyondan mı ibaretti? Kimi çevrelerce Dink’in öldürülmesi kanıt gösterilerek altımız mı oyulmak isteniyordu?

13.Şubat.2004 tarihli “Ermenistanla Tanışmak” adlı yazısında “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur” sözü hiçbir Türk’ü yaralamamışken nasıl oluyorda Hrant Dink hakkında söylenen şeyler tepki çekebiliyordu, basına taşınıp sert bir dille eleştirileeleştirilebiliyordu. Peki Reuters Ajansı’na söylediği “Evet.1915’te olan bir soykırımdı çünkü 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halk ve onun uygarlığı artık yok” sözleri neden gözardı ediliyordu. Bağımsızlığımızın simgesi “İstiklal Marşı”nı bile ırkçı ve bölüüc bulan “kahraman ırkım yerine çalışkan yurttaşım cümlesinin getirilmesini isteyen Hrant Dink’ten neden bahsedilmiyordu?

Birilerinin gözünde Türklük bu kadar basit miydiki bunların hiçbiri gündeme gelmedi. Kimden korkuldu. Kim engelledi bizleri? 1.500.000 + 1 ifadeleri kullanılırken neden hiçbir Türk çıkıp “DUR” demedi ve hala da diyemiyor.
Peki dur diyebilmeyi silahla adam öldürmek olarak anlayan ve bu anlayışla tüm basın yayın organlarına sansür uygulayan zihniyet kimlere ait? Bu kafaların aklına düşünceyi düşünce yoluyla çürütülebilecek olmaları ihtimali hiç mi gelmiyor acaba?