Temmuz 14, 2007

OYUNLAR, KOYUNLAR ve BİZ

Bugünlerde Türkiye siyaseti seçimlere ve olası sonuçlarına kitlenmiş durumda. “Kamuoyu araştırması” adı altındaki kamuoyu oluşturma uğraşlarıyla AKEPE’nin %40’larda oy alacağı ifade edilirken CHP’nin oyu %20 civarı ve MHP’nin oyu ise %12 civarı gösterilmektedir. Kuşkusuz seçim sonuçları bundan farklı olacaktır. Aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu girdabın kurtuluşunun sandıktan çıkmasını beklemek insanımızı aldatan bir oyalama oyunudur. Malesef bu oyunu tek çözüm ve tek gerçek gibi sunmak isteyenler Türkiye’ye bir kayıkçı dövüşü izlettirmektedirler. Ve vatandaşlardan takım tutar gibi parti tutmasını beklemekte ve vatandaşın kafasındaki soruları ve sorulması gereken soruları bir kenera bırakması gerektiği sürekli telkin edilmektedir. Ve böylelikle vatandaş koyunlaştırılmaktadır.

AKEPE bitti SIRADA NE VAR?

Bilimsel düşünce, illüzyona değil somut verilere dayanır. Bugün bizim karşılaştığımız gerçek şudur ki artık eski AKEPE İktidarı diye bir iktidar kalmamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin vatanseverlik payandansında buluşan ve Atatürkçülük ideolojisi öncülüğünde harekete geçen ilericileri Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğdu ve diğer mitingler daha doğrusu halk hareketleri ve dipdalgasının tsunamiye dönüşmesi ve milletin ayağa kalkması ile bununla beraber Türk Silahlı Kuvvetlerinin de Milletin yanına kılıcını çekerek AKEPE’ye karşı milletle beraber tutum takınmasıyla AKEPE, Cumhuriyet kuvvetlerinin duvarına toslamış ve darmadağın olmuş idi. CHP’nin o dönem gösterdiği muhalefet ve Anayasa Mahkemesinin kararı bence burda önemsiz ayrıntıdır; AKEPE’yi 360’a yakın milletvekiliyle Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir şekilde Cumhurbaşkanı seçmeyecek acziyete mahkum eden milletin kendi azmi ve kararlılığıdır. Son üç aydır AKEPE hiçbir söylediğini yapamamıştır, herşeyi yüzüne gözüne bulaştırmıştır. AKEPE’nin ne olduğu konusuna tekrar tekrar girmeye gerek yok artık hepimiz (vatanseverler) biliyoruz bu işbirlikçi vatana ihanet içerisindeki yönetimi. Burda herkesin gözünü açıp görmesi gereken şey şudur, AKEPE ciddi bir şekilde tavır değişikliğine yönelmiştir. Bunun tek sebebi vardır o da AKEPE hükümetinin bitmiş olmasıdır. Artık kendi can çekişen bedenlerinden yeni bir iktidar yaratmaya çalışıyorlar, eski söylemleriyle bunu beceremeyeceklerini bildikleri için son dönemde “aya yıldıza kurban olmaya”, mitinglerde bayrak sallamaya, “Atatürk” kelimesini ağızlarına almaya, partilerine sözde solcu geçinenleri alarak merkezileşmeye çalıştıklarını görüyoruz. Burda siyasetin genel anlamda merkezileştiği bir gerçektir. Milleti aldatma operasyonun yenisi budur: Merkezileşmek. Bunun açılımı şudur; Emperyalizme ve Kapitalizme tam teslimiyet için hokkabazlıkla halkın bütün kesimlerinin oylarını cukka etme yarışı. AKEPE’nin arkasındaki Türkiye Düşmanlarının başında gelen emperyalist ABD yönetimi artık eskisi gibi AKEPE’ye tam destek vermiyor, çünkü AKEPE’nin can çekişmekte olduğunu o da görüyor, o nedenle danışmanları vasıtasıyla Tayyipe “merkezileşmesi/değişmesi” yönünde direktiflerini yolladılar. Tayyip ne de olsa onların elemanı, büyük ihtimalle ABD Dış İşleri Bakanlığı veya Pentagon’a bağlı Güvenlik Biriminin Büyük Ortadoğu Projesinin görevlisi, Tayyip’in kendi deyimiyle “eşbaşkan”. Danışmanları soruyor ABD’li yetkililere “Ne istediniz de yapmadık”. Cüneyd Zapsu da görüşmesinde “Bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın” demiyor muydu? AB’ye karşı “herşeye evet” tutumunu da “Ankaranın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınmak” olarak nitelemekteler kendileri. Türk Köylüsüne karşı takındıkları Kasımpaşalılığı, terörislerin babalarına Barzani’ye, ABD’ye, AB’ye karşı göstermek şöyle dursun, ne derlerse “evet” demektedirler. AKEPE için durum böyle, yine de bu çırpınışların da onları kurtaramayacağı kanısını taşımaktayım.Çünkü artık Türk Milleti kontrolü ABD’den almak üzeredir ve ABD bunu görmenin tedirginliğini yaşamaktadır ve bunu önlemeye çalışacaktır. İşte burda asıl sorun gündeme geliyor. Öyleyse sırada ne var? Ulusalcı çevreler, AKEPE İktidarı vatanı pazarlıyorken ve milli devleti haçlıların emri ve himayesinde tasfiye ediyorken, CHP ve MHP koalisyyonu üzerinde durdular. Bu yaraya bu koalisyonun pansuman olabileceği düşünüldü. İlk başlarda herkese bu biraz soru işaretleri de olsa, durumun vehameti nedeniyle sempatik göründü fakat ne zaman seçim atmosferine girildi ve partiler söylemlerini netleştirmeye başladılar, o zaman o soru işaretleri daha da çoğaldı. Önce MHP hayal kırıklığına uğrattı, iyimserlikle vatansever olmaya çalışanları. Nasıl mı? Herkes MHP’den Türkiye bölünmeye giderken en azından bir kesim tabanının arzuladığı milliyetçi tutumu göstermesini bekledi fakat MHP aslına rücu ederek Osmanlıcı takılmayı yeğledi. Barzani’ye laf dokundursa da “Onların arkasındakine” pek fazla laf dokundurmadı en sonunda da bombayı patlattı: “ABD ile stratejik ortaklığı biz kurarız”. Devlet Bahçeli’ye sesleniyoruz, ABD gelmiş ta okyanus ötesinden Irak’ı işgal etmiş, haritalar yayınlamış senin vatanını parçalamak için, bunun altyapısı için Tayyipleri iktidar yapmış. Bunun stratejik ortaklığı mı kalmış? Senin ekonomin bunların elinde, herşeyin bunların elinde, startejik ortak nasıl olacaksın? Bunu artık aklıbaşında herkes bilir ki Türkiye ile ABD müttefik, startejik ortak filan olamaz, stratejik köpek olur ve bölünür gider. Hala bu emperyalist düşman ile işbirliğinden bahsetmek ve sonra da vatanseverlerin oylarına talip olmak tutarsız bir tavırdır. MHP ABD’nin emrinde olduğunu resmen ilan etmiştir. Bu sözlerimin hedefi MHP’de egemen olan ve diğerlerini kullanmakta/kandırmakta olan ABD ile işbirlikçiliği önerenleredir. Ayrıca üzerinde çokça durup düşünülmesi gereken şey 1 Mart Tezkeresi gibi Irak İşgali’nin Kuzey cephesi olmak, vatana ihanet ve vatanın ABD askerlerince işgali anlamına gelen tezkereyi getiren Amerikancı bürokrat Deniz Bölükbaşının MHP’den aday olması, yine Bilderberg toplantılarında boy gösteren Gündüz Aktan’ın da MHP’den aday olmasıdır. Yani Amerikancılar MHP’nin kurmayı haline gelmiştir, MHP yönetimi de Amerika ile işbirliği çizgisini benimsemiştir. Kişiler bazında değil olayı sadece yönetsel ve sonuç bazında değerlendiriyorum. “ABD ile stratejik ortaklık kurmak” demek işbirlikçilik demektir ve bu AKEPE’nin çözümü değil, AKEPE’nin alternatifi bir işbirlikçi olmak demektir.

CHP’ye gelince. CHP son 20 yılının en vatansever en ulusalcı çizgisindedir çünkü CHP tabanı bunu zorunlu kılmıştır fakat CHP’nin bu tavrı bugünkü olağanüstü şartların gerektirdiği bir tavır değildir. Son derece yetersiz, net olmayan, bulanık bir tavırdır ve “kemalist” diyemeyeceğimiz bir yerdedir. CHP bugün İttihatçılığın geleneklerine sahip çıkmaktadır ve sosyal demokrasi ile vatanseverliği bir arada tutmak istemektedir ancak bir türlü kemalist tutumu benimsememekte ve bunu marjinal görmektedir. Burda da yine sözkonusu olan CHP’nin içindeki yüzbinlerce kemalist değildir elbete hatta en üst düzeylerde, önemli kademelerde kemalistler de vardır, Atatürkçü duyarlılığı çok olan insanlar, Atatürkçülüğü doğru algılayan insanlar sayısızdır CHP’de ama malesef Altı Ok, yönetim felsefesine, parti tüzüğüne yansımadığı gibi, seçim beyannamesine de yansımamıştır doğru dürüst. CHP halen AB gibi milli devletin tasfiyesi projesine “onurlu giriş”ten söz etmekte,” ABD ile dengeli politika yürütmek” gibi, “IMF ile doğru ilişki” “serbest piyasaya bağlılık” gibi söylemlerle dış güçlere ve içerdeki uzantısı olan komprador burjuvaziye yaranma telaşındadır. Hem de kendi tabanını sarsma ve beklentilerini karşılamama pahasına. Daha kötüsü zihinleri doğru yönlendirilmeyi bekleyen CHP’lileri kemalist ideolojiden uzak tutmak ve onları oyalamak pahasına! Herhalde bu tutumu benimseyecek ve savunacak değiliz. Elbette eleştireceğiz hatta daha çok eleştireceğiz bu eleştirilerimiz AKEPE’nin ekmeğine yağ sürmek değildir, tam tersine milleti düşünmektir ve kemalistliğimizin bir gereğidir.

CHP-MHP Koalisyonuna Uyarı

İşte bu karamsarlık atmosferi içerisinde, AKEPE’den kurtulmak isteyenler can simidi olarak yine de seçimleri ve seçimlerde CHP-MHP koalisyonunu görecekler. Önceden ulusalcı çevrelerin kontrolünde ve desteğiyle yükselen bu koalisyon şimdi kendileri kontrolü ele almış durumda. Çünkü halk sorgulamaksızın, korkuyla, telaşla, içine sinmeyerek can havliyle bu koalisyona yöneldi ve kendi canının güvenliğini, vatanının ve milletinin namusunu ve Cumhuriyetin tüm değerlerinin geleceğini onlara bırakacak. Büyük bir sorumluluk CHP-MHP birlikteliğini bekliyor. Seçim öncesi verdikleri sınav vasat, eğer gerçekten ABD ile stratejik ortaklık, IMF ile iyi ilişki, AB ile onurlu üyelik, serbest piyasa gibi birşeye girişirlerse millet AKEPE’ye gösterdiği sabrın yüzde birini CHP-MHP’ye göstermeyecektir. Türkiye büyük bir bataklığa saplanacaktır. CHP-MHP’nin emperyalizme teslimiyeti demek Türkiye’nin büyük sorunlarla karşılaşması demek olacaktır. Bunu fırsat bilen muhalif AKEPE’nin başını çekeceği işbirlikçiler-hainleri bunu ellerindeki maddi güçle çok iyi kullanacaklardır. Özellikle yaranmaya çalıştıkları dış güçler Türkiye’nin ekonomisine istedikleri anda müdahale edebilecekler ve CHP-MHP koalisyonunu güç durumda bırakacaktır, kendisine mecbur hale getirmeye çalışacaktır. Onlara biat edilerek bundan kurtulmaya çalışmak daha büyük tavizleri ve en sonunda bir yıkımı doğurur. En acı olanı da yıllarca merkez sağın ve bilinçli emperyalizm işbirlikçilerinin yaptıklarının faturasının bu hükümete kesileceği gerçeğidir. Her ne kadar Türkiye düşmanı güçler kendi adamlarını bu partilere yerleştirse de, özellikle CHP için söylüyorum, bu partinin tabanı, geleneği ve genetiği o Türkiye düşmanlarını ürkütür ve o nedenle CHP iktidarının fazla işbaşında kalmasını istemeyeceklerdir.Çünkü CHP diğerlerinden farklı olarak bir balık gibidir, elde tutması öyle kolay olmaz onlar için. MHP’nin genetiğinde işbirlikçilik olsa da Yeniçağ’ın yarattığı sinerjiyle birlikte vatanseverlik ve Antiamerikancılık MHP’nin temellerini tehdit eder boyuta ulaştı, dış güçler bunu da tehlikeli görecektir. O nedenle Türkiye düşmanları bu hükümeti bir süre sonra yok etmeye çalışacaktır, eğer bu hükümet onlara seçim öncesi olduğu gibi sonrasında da yaranmaya yönelik tavır takınırsa da malesef yok olup gideceklerdir. Bunun aynısını 3 Kasım seçimlerinde gördük. MHP-DSP-ANAP dış güçlere yaranmak için ellerinden geleni yaptılar ama sonunda fişleri çekildi ve işleri bitirildi. Aynı hataya tekrar düşerlerse hem Atatürkçüleri-vatanseverleri hayal kırıklığına uğratmış olacaklar hem de kendi idam fermanlarını imzalamış olacaklardır. Bizden söylemesi.

Son Söz

Tam Bağımsız olmayan ülkelerde seçimler bir aldatmacadır, bir horoz döğüşüdür ve vatandaşın gazını alma operasyonudur. O nedenle OY’una gelmeyin ve mensup olduğunuz siyasi partilere ülke çıkarları ve Atatürkçülük doğrultusunda olmaları için sürekli baskı yapın. Eğer bu taleplerinize/eleştirilerinize cevap vermiyorlarsa başka seçenekleri düşünün: Eğer demokratik yollarla mücadele etmek istiyorsanız başka bir siyasi parti düşünebilirsiniz ama unutmayın ki Türkiye’nin kurtuluşu ve Atatürkçülüğün iktidarı demokratik yollardan olmayacaktır.

Tek Yol Kemalist İhtilal


Atatürkçülüğün Yeri ve Anlamı

Mayıs 26, 2007

Aşağıdaki yazı 1968’de, demek ki yaklaşık 40 yıl önce bu köşede yayımlanmıştı.

Hiçbir yorum yapmadan yine aynı başlıkla yayımlıyorum.

***

” 1- DEĞİŞİM

İnsan toplumları devamlı değişim içindedirler. Bu değişimi hiçbir güç durduramaz. Evrenin kanunları evrenin bir parçası olan insan toplumunda da geçerlidir. Madenler ısıtılınca genişler; su belirli bir sıcaklıkta kaynar. Toplum işte bu soydan kanunlara bağlıdır. Ne var ki biz toplumun kanunlarını ancak tarihin laboratuvarında açık-seçik görebiliyoruz. Çünkü madenlerin ısınması için nasıl bir zaman parçası gerekiyorsa, insan toplumundaki değişiklik için bir süre gereklidir. Bu süre gereklidir. Bu sürenin bazan çok uzun oluşu insanları aldatabilir; “hiçbir şey değişmiyor” duygusu yaratabilir.

Tarihin derinliklerine bakınız: İnsan toplumlarının ilkel yaşayıştan kölelik düzenine geçtiğini, kölelikten sonra feodalitenin başladığını göreceksiniz. Feodaliteden sonra gelen burjuvazi, uygarlık tarihinde kapitalizm aşamasına damgasını basmıştır. Kapitalizmin ardından sosyalizm gelmektedir. Her bir değişimde, insan toplumlarındaki imtiyazlar biraz daha tasfiye edilmiş, özgürlük biraz daha kazanılmıştır.

2- DEVRİM

İşte yukarıdaki değişimi insan iradesiyle ileriye doğru hızlandırmak devrimi yaratır.

Demek ki kölelikten sosyalizme doğru yürüyen evrensel değişimde ileriye doğru her bir hızlı adım, bir devrim sayılır. Türkiye’de Atatürk devrimlerinin değeri işte buradadır. Kapitalizmin emperyalizmini Anadolu’da kan ve ateşle yenmek bir devrimdir; Cumhuriyeti ilan etmek bir devrimdir; laikliği devlet yönetiminde geçerli kılmak bir devrimdir. Geleceğin toplumu, Cumhuriyet biçiminde antiemperyalist ve laik olacaktır. Geleceğin toplumuna giden yolun temel taşlarını büyük iradesiyle yerli yerine koyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk , Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük devrimcidir. Eğer Atatürk olmasa idi, uzun bir tarih süreci içinde Türkiye gene Cumhuriyete kavuşacak, laikliği gerçekleştirecekti. Çünkü yakın bir tarihte, dünyada ne şah, ne padişah, ne kral kalacaktır; yakın bir tarihte bütün insan toplumları laik olacaktır.

Ama Türkiyemizin bu gidişte şerefle öncelik alması Atatürk sayesindedir.

3- KARŞI-DEVRİM

Yazımıza başlarken toplumun devamlı ve kaçınılmaz değişim içinde bulunduğunu söylemiştik. Bu değişim ileriye doğrudur. Bu değişimi sosyalizme doğru hızlandırmak insan iradesiyle nasıl mümkünse ve bunu sağlamak nasıl devrimi yaratıyorsa; toplumun kaçınılmaz değişimini bir süre için geciktirmek veya geriye çevirmek de insan iradesiyle mümkündür. İşte toplumun ileriye doğru değişimini bir süre için geciktirebilen veya geriye çevirebilenler karşı-devrimci’lerdir. Toplumun tabiî değişim kanunları içinde bu irade çatışma halindedir.

Türkiye’de bugün ileriye gidişi durdurmak isteyen güçler dışardaki karşı-devrimci çevrelerle işbirliği halindedirler. Bunların husumeti, Türk tarihinin en büyük devrimcisi Atatürk üstüne yoğunlaşmaktadır.

4- EMPERYALİZM

İnsanın insanı sömürmesi yanında bir yabancı devletin bir başka milleti sömürmesi vardır. Bugün Türkiye’de emperyalizm -basit bir tarifle- yabancıların Türk milletini sömürmesidir, diye tanımlanabilir. Emperyalizm milli bilincin ve devrimci şuurun uyanmasını istemez. Çünkü bir toplumun milli bilinci keskinleşir ve bir millette devrimci şuur uyanırsa, sömürücü güçleri tasfiye etmek imkânları kuvvetlenir. Bunun içindir ki, emperyalistler Türkiye’de karşı-devrimcilerle ittifak halinde şu programı uyguluyorlar:

a) Milli bilinci körletmek için ümmetçiliği ve şeriatçılığı körüklüyorlar.

b) Devrimci şuuru uyutmak için devrimci güçleri çürütmeye çalışıyorlar veya satın almaya uğraşıyorlar.

Eğer milliyetçi güçler yabancı bir devletin nüfuzunu kabullenecek kadar yozlaşırsa Türk milleti emperyalizme tam anlamıyla teslim olacak ve uygarlık yarışında ileriye gidiş bir süre için karşı-devrimciler ve yabancı ortakları eliyle durdurulacaktır.

***

İşte bu açık seçik tablo içinde “Atatürkçüyüm” diyen kişinin, devrimcinin iradesini hangi yönde kullanacağı bilimsel bir gerçek olarak ortaya çıkar. “Atatürkçülük” lâf ü güzaf değil, evrenin bilim kanunları içinde değeri, yeri ve anlamı olan bir tarihi olgudur.

12 Ekim 1968″

İLHAN SELÇUK – CUMHURİYET 28.03.2007


Nevruz;Avrasyanın Bayramı

Mart 21, 2007

“… Yüce Göktanrı’nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk’ün Atası) yaradıldın!”

Nevruz,Baharın gelişini muştalayan bayramın adıdır.Asırlardır Türk dünyasında kutlanmaktadır.Toprağa Ana diye nitelendiren Türk’ün düşünsel hayatında elbette ki baharın gelişi bayram olarak kutlanacaktır.

Nevruz, eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku, canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir.

Çin kaynaklarından Kutadğu Bilig’e, Kaşgarlı Mahmud’dan Bîrûnî’ye, Nizâmü’ı Mülk’ün Siyasetnâme’sinden Melikşah’ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk’ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev’î Efendi, Nef’î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa’nın; büyük Azeri şairi Şehriyar’ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu’nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini “Nevruziye” veya “Bahariye” denilen şiirlerle kutladıklarını da bilinmektedir.

1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri’nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı’nı “Milli Bayram” olarak ilan etmişlerdir.

Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır. Türkiye’de de 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir.

Avrasya’nın ,Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun, Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın.

En eski Türk bayramı olan Nevruz, Türkler aracılığıyla Avrasya’ya yayılmıştır. Eski Doğu geleneklerinin devamı olarak yaşamıştır. Çin kaynaklarına dayanarak Hunların milattan yüzlerce yıl önceleri 21 Mart’ta hazır yemeklerle kıra çıktıklarını, bahar şenlikleri yaptıklarını, bugün Nevruz kutlamalarındaki geleneklerin o zamanda da yer aldığını biliyoruz. Aynı gelenekler, Hunlardan sonra Uygurlarda da görülmüş ve bugüne kadar uzanmıştır.

Nizamü’l-Mülk de XI. yüzyıl yazarı olarak Siyasetnâme adlı eserinde bu bayramdan söz eder. Bu bayramın aynı zamanda yılbaşı olduğunu belirterek Nevruz geleneklerini anlatır. Aynı zamanın yazarlarından Kaşgarlı Mahmut da Divân-ı Lügati’t-Türk’te Türklerde yıl başlangıcının Nevruz olduğunu ifade eder. Ayrıca, 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin başlangıcının da 21 Mart olduğu bilinmektedir.

Selçuklularda Nevruz bayramı eğlencelerinin kutlandığı, şenlikler yapıldığı, özel yemekler pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği de bilinmektedir. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir.

Kısacası Türk tarihinin hangi dönemine baksak,Nevruz’un baharın başlangıcı,Yeni yıl olarak kutlandıgını görmekteyiz.

Bugün nevruz Afganistan’da da yaşatılmaktadır, İran’da da yaşatılmaktadır, Irak’ta, Suriye’de en azından belli kesimlerde ve bütün diğer Türk dünyasında; Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar, Hindistan’dan, Afganistan’dan, Yakutistan’a, Çuvaşistan’a, Tataristan’a, Moldova’ya, Macaristan’a ve Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada bugün canlı bir şekilde yaşamakta ve yaşatılmaktadır.


Mustafa Akyol’a Cevap

Mart 17, 2007

Liberal-dinci kesimin en radikal isimlerinden birisi olan Taha Akyol isimli zattın kendisinden de besbeter olan oğlu aydın özentisi ve müsveddesi Mustafa Akyol un “Atatürk ve Kemalizm” başlıklı makalesinden alıntılar yaparak kendisinin nasıl gizli bir Mustafa Kemal düşmanı olduğunu gözler önüne serip teşhir etmek biz kemalistlerin görevidir.

Tabularla Nereye Kadar? [Tarihsel Atatürk’ü Keşfetmek]

Eski Başbakan Bülent Ecevit’in “Vahdettin hain değildi” demesiyle birlikte ilginç bir tartışma başladı. Bazı tarihçiler Ecevit’i haklı bulduklarını açıklarken, diğerleri onu Atatürk’ü tekzip etmekle suçladılar; çünkü Atatürk ‘Nutuk’ta son Osmanlı Padişahı Vahdettin’den ‘alçakça önlemler’ alan bir ‘soysuz’ diye söz etmişti.

Vahdettin’in nasıl bir insan olduğu önemli bir tartışma sayılabilir. Ancak meseleyi çok daha önemli hale getiren, tartışmanın Türkiye’deki ‘Atatürkçülük algısı’ hakkında ortaya çıkardıkları. Ortaya çıkan şu: Bazı kanaat önderleri, Atatürk’e saygı göstermenin, onun her yaptığının ve söylediğinin mutlak doğru olduğuna da inanmayı gerektirdiğini varsayıyor. Bu inanca sahip olmamayı ise, ‘ihanet’ addediyor….

Geçmişte yaşamayalım

“Bugüne kadar hep ‘tabu’ yöntemini seçtik. Cumhuriyet onyıllardır yıldır çocuklarına her sabah ‘Ey bugünümüzü sağlayan Ulu Atatürk’ diye yemin ettirdi; onu asla şaşmaz ve yanılmaz bir ‘Büyük Serdümen’ gibi tasvir etti. Bu ve buna benzer telkinler, geçmişin dünyasında ‘referans’ı iyice pekiştirmek için gerekli ve yeterliydi belki de…”

“Ama Türkiye artık eski Türkiye değil. Toplum hızla açılıyor, çoğulculaşıyor, renkleniyor. Türk insanı dünü ve bugünü artık çok çeşitli kaynaklardan okuyor, araştırıyor. Dış dünyayı eskisinden çok daha iyi tanıyor ve oraya bakıp kendisini sorguluyor. Sözgelimi bizdeki gibi ulusal bayram törenlerinin eski Doğu Bloku’nun karakteristik özelliği olduğunu, günümüzde ise artık sadece Kuzey Kore’de düzenlediğini görüyor. ‘Milli Şef’le yönetilen, ‘kadir-i mutlak devlet’ anlayışına sahip bir rejime ne ad verileceğini, uluslararası siyaset literatüründen öğreniyor. Kısacası artık cin şişeden çıkmış durumda. İnsanlara ‘öyle ince eleyip sık dokumayın, ne diyorsak inanın işte’ di-yemezsiniz. Dolayısıyla Cumhuriyet’in referans’ını, onu tabu olarak korumak suretiyle ayakta tutamazsınız. Eğer ‘Öyle yaparsanız, ‘resmi söylem’i tekrar eder durursunuz ama giderek daha fazla vatandaşınızın yüzünde alaycı tebessümler görürsünüz…”

“Onun Kurtuluş Savaşı’nı yönetip ardından da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup 15 yıl başarıyla yönetmiş olması, zaten olağanüstü büyük bir başarı. Bu başarının yanında eğer hataları da var ise, bunları da oturup konuşabilmemiz gerekiyor…”

Peygamberler bile hata yapıyor

‘Atatürk’ün hataları’ gibi bir kavram şaşırtıcı geliyor, değil mi? Aslında bunun bu kadar şaşırtıcı olması şaşırtmalı bizi. Tevrat ve Kuran gibi kutsal kitaplar bile, peygamberlerin bile hatalarından söz ediyor. İlahi dinlerin peygamberlere dahi vermediği bir ‘yanılmazlık’ payesini bizim ilk cumhurbaşkanımıza vermiş olmamız, garip değil mi?

Atatürk’ün zaafları da vardı

‘Tarihsel Atatürk’ ise bir Osmanlı paşası ve aydını. Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden, ama bunun şerefini diğer pek çok ‘silah arkadaşı’ ile -örneğin Milli Mücadele’ye kendisinden bir adım önce başlayan Kazım Karabekir ile- paylaşan bir komutan. Ülkesini ve milletini çok sevmiş, onları iyiliği için doğru bildiklerini yapmış, ama bunları yaparken kaçınılmaz olarak içinde bulunduğu devrin düşünce kalıplarından (sözgelimi pozitivizmden ve otoriter devlet anlayışından) olumlu/olumsuz etkilenmiş bir lider. Büyük dehası, cesareti, yetenekleri yanında zaafları da olan, nitekim içkiye yenik düşerek hayata gözlerimi yummuş bir insanoğlu… ”

“Tarihsel Atatürk’ü keşfedebilmek Türkiye için çok ama çok gerekli. Sadece doğru tarih bilgisi edinmek için değil, aynı zamanda tam anlamıyla demokratikleşebilmek için de gerekli. Çünkü Türkiye’de daha fazla demokrasi için gereken ne varsa, bunlara ‘Ulu Atatürk’ referansıyla karşı çıkılıyor. Dini azınlıkların ve dini çoğunluğun özgürlüklerinin genişletilmesi, Kürt kimliğinin özgürce ifade edilebilmesi, Kıbrıs’ta çözümün hedeflenmesi ya da Avrupa Birliği’ne girmek için ‘ulusal egemenlikten ödün’ verilmesi… Tüm bunlara ‘Atatürk devrinde böyle değildi’ diye itiraz ediliyor. ”

“Eğer tarihsel Atatürk’ü keşfedebilirsek, diyebileceğiz ki, ‘Atatürk devrinde öyleymiş gerçekten, ama devir değişti…’

“Ona olan saygı ve sevgimizi sürdürecek, ama onun hiç bilmediği yeni bir dünya artık kendi ayaklarımız üzerinde durup düşünebilmeyi öğreneceğiz. Buna ‘olgunlaşmak’ deniyor… Ve hiç kimse korkmasın, Türkiye aslında her geçen gün biraz daha olgunlaşıyor… ” (Mustafa Akyol)

Mustafa Akyol denen şahıs özellikle ” akıllı tasarım” teorisini Türkiye de en çok kabul ettirmeye çalışan isim olarak (harun yahya ile beraber) göze çarpıyor. Sosyalizmden nefret eden liberal -dinci -özgürlükçü bir anlayışı benimsediğini gördüğümüz Mustafa Akyol “fransız ihtilali korkunç bir olaydır” diyen babası Taha Akyoldan çok daha sinsi ve modernitenin arkasına saklanarak düşüncelerini yaymaktadır.


Tek Yol Kemalizm

Mart 14, 2007

Türk Milletinin Ve Diğer Mazlum Milletlerin Düşmanı Emperyalizm Ve Kapitalizmdir.Ülkemizin Bu Düşmanla Baş Edebilmesi ,Çağdaş Ülkeler Seviyesine Çıkabilmesi İçin Topluma Gerçek Öz Milliyetçiliğin Anlatılması,Toplum Yığınlarının Bilinçlendirilmesidir. Bu Bilinçlendirme Görevi İçinde Aydınlardan,Gençliğe Her Kesim Olmalı Fakat; Şu Da Unutulmamalıdır Ki;Her Aydın Gerçek Aydın Mıdır?Yurtsever midir? Yıllardır Topluma Sadece Sağ İdeolojiye Sahip Kesimlerin Milliyetçi,Yurtsever Oldukları Empoze Edildi.Tabi Bunda Sol Maske Altında Bölücü,Yıkıcı,Mozaikçi Yapıların Bilinçli Olarak Topluma Gerçek Sol İdeolojiymiş,Gibi Algılatılarak Tüm Sol Kesime Mal Edildi.Alında Sağ Kesimde Bunu Fazlasıyla İçinde Barındırıyordu. Bunu Din Maskesi Altında(Ümmetçilik)Sakladılar. Bu Kendilerini Milliyetçi Tanımlayanlar.Ülke’nin Altını Oyanlar,Ülkeyi Zorda Bırakacak Sözleşmelerin Altına İmza Atanlar,Binlerce Gerçek Vatansever Aydın İnsanı Katlettiler.Bunların Bütün Amacı Milletin Gerçekleri Öğrenmesini,Olayları Sorgulamasını Önlemek Maksatlı İdi. Bu Süreç Hala Devam Etmektedir.Ülkede Her Olumsuz Olay Meydana Geldiğinde Ulusalcı Kesime Yıkma Çabalarının Temelinde Bu Yatmaktadır.Şu Anda Oluşan Gerçek Milliyetçi Dip Dalgayı Frenlemek,Önlemek.Halkın Yavaş,Yavaş Olayların Farkına Varmasından Rahatsızlar Onun İçin Şimdi Bizlere Düşen Görev Gerçek Milliyetçi-Devrimci İradeyi Ortaya Koymak,Topluma Bu Bilinci Yaymaktır. Bu Tarihin Biz KEMALİST-MİLLİYETÇİ-DEVRİMCİ Kesime Yüklediği Misyonudur.TEK YOL KEMALİST DEVRİM;TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE

İZMİRLİ GENÇ KUBİLAY


İNÖNÜ, BAYAR VE KEMALİZM

Mart 13, 2007

Kemalist rejimin devamlı olarak saldırıya uğradığı şu günlerde, düşmanları içimizde ve dışımızda olarak değerlendirmemiz gerektiği kanaatindeyiz. Dış düşmanlar, kemalizme açık açık düşmanlık besleyen emperyalistler, ülkemizdeki emperyalizm işbirlikçisi liberaller, dinci-şeriatçı güçler(radikal veya ılımlı İslam), ikinci cumhuriyetçi faşistler, emperyalizm uzantılı sözde sol fikirler, Batı tezleriyle kemalizmi yorumlamaya kalkan demokrasi şarlatanları olarak sıralandırılabilir. Dış düşmanlarımızı analiz etmek basittir, çünkü Kemalist rejime olan düşmanlıklarını açık açık yapmaktadırlar. İç düşmanların analizini yapmamız bu kadar da basit gözükmemektedir. Bu sebeple, tarihi tarafsız bir şekilde incelememiz, içimizdeki düşmanları ortaya çıkaracaktır.

1950 ile başlayan DP’nin cumhurbaşkanı yaptığı şahsiyet bilindiği üzere Celal Bayar’dır. O’nun karşısında kemalizm ilke ve devrimlerine sahip çıkan kişi ise, Milli Şefimiz İsmet Paşa’dır. Ayrımı tam buradan yapmamızın anlamı derinlerde saklıdır. Günümüzde İsmet Paşa düşmanlığı yaparak, Bayarcılık yapan sözde kemalistleri gördüğümüz için bu ayırımı böyle yapıyoruz. Bunu yapmamız sanırım, hem tarihimizi hem de geleceğimizi aydınlatacaktır.

Edebi Şefimiz Mustafa Kemal’in ölmesiyle, Cumhurbaşkanlığı Atatürk’ün en yakın arkadaşı, fikir sırdaşı İsmet Paşa’ya geçmiştir. Çok partili hayata geçme kararının alınmasına kadar, ülkemiz Mustafa Kemal devrim ve ilkeleri doğrultusunda hareket etmeye çalışmış ve her ne kadar şartların getirdiği bütün olumsuzluklarla uğraşılmak zorunda kalsa da; ilericilik Türkiye’nin en temel referans noktası olmuştur. Parlamenter faşizme geçilmesiyle, İsmet Paşa’nın yapabileceği şeylerin önü kesilmiş ve hatalar da bu noktada başlamıştır. 1950’de ise İsmet Paşa muhalefet durumuna düşmüş ve iktidara Adnan Menderes seçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna ise Celal Bayar oturmuştur..!

Geriye gidişimizin temel kaynağı kabul ettiğimiz DP’nin diktatörlüğüne şemsiye olan Bayar’ı kemalizmle bir arada tutmak gafleti nedendir? Esasında nedeni basittir?Uğur Mumcu’nun “İNÖNÜ” isimli makalesinde İsmet Paşa şöyle anlatılmaktadır:

“…İnönü, bundan sonra hep Atatürk’ün yanında yer alır. Hem savaş alanlarında, hem de devrimlerde..

Şevket Süreyya Aydemir’in deyişi ile hep ‘İkinci Adam’ oldu. Atatürk’ün yalnızca silah arkadaşı değildi; aynı zamanda, Mudanya Mütarekesi ve Lozan Antlaşması’nda  Atatürk’ün görevlendirdiği diplomattı. Atatürk, sınavını savaş alanlarında veren İsmet Paşa’da Batılı diplomatlara karşı savaş verecek bir diploma kişiliği de bulmuştu.

İnönü kendisine verilen bütün görevleri yüz akı ile başardı. Büyük savaşlar ve toplumsal depremler büyük liderleri de yaratır. Kurtuluş Savaşı da kendi liderlerini tek tek bulmuş; Mustafa Kemal’i, İsmet Paşa’yı, “Karabekir” ve Mareşal Çakmak’ı aynı savaşın içinde bir araya getirmişti. Gerçi daha sonra yollar ayrılmıştı. Ancak Kurtuluş Savaşı’nın öncü kadrosu, emperyalizme karşı savaşmayı ve devrimleri başlatmayı başarmıştı.

İnönü, bu savaşımın en kararlı ve en bilinçli öncülerinden biriydi. Öyle yaşadı, öyle öldü.

İnönü ekonomide ‘devletçilik ilkesine’ bağlıydı. ‘Fırkamızın Devletçilik Vasfı’, İnönü’nün 1933 Eylül ayında  ‘Kadro Dergisine’ yazdığı başyazının başlığıdır. İnönü, bu başyazısında, devletçiliğin ‘en serbest sanılan sanat ve ticaretin’ başarıya ulaşmak için ‘devletin yardımına ve müdahalesine’ gerek duyduğunu belirtiyor ve ‘iktisadiyatta devletçilik’ anlayışının ilmi ve şaheser bir gelişme göstereceğini söylüyordu.

Gerçekten de bugün ekonomik alanda elde ne varsa, bütün bunlar, Atatürk ve İnönü’nün eliyle yetiştirilen ‘milli kuruluş devletçiliğiyle’ topluma kazandırılmıştı.

İnönü devletçilik ilkesi gibi laiklik ilkesinden de hiç ödün vermedi. Laiklik ilkesi çiğnenince, ilerlemiş yaşlarına rağmen aslanlar gibi kükremesini bildi.

Atatürk’ten en çok söz edilen günlerde, laiklik ilkesinin nasıl ayaklar altına alındığını gördükçe, İnönü’nün kişiliğine daha çok saygı gösteriyoruz…”

Bayarcı olan sözde kemalistlerin İnönü düşmanlığı bir nevi buradan kaynaklanmaktadır. Ve Bayarcı sözde Kemalistler, her yerde şerefsizce, karaktersizce İnönü düşmanlığı yapmaktadırlar. Bunun en büyük sebebi, İnönü’nün Uğur Mumcu’nun bahsettiği gibi devletçi ve laikçi olmasıdır. Çünkü Bayar zamanında ülkemiz Amerikan emperyalizminin dayattığı şekilde serbest piyasa ekonomisine geçmiştir. Devletçilik, komünistlik olarak görülmüş ve Bayar’ın liberal olduğu gerçeğiyle bu birleştirilmiş ve ekonomik olarak bağımsız olma hedefinden sapma gösterilmiştir. DP’nin tüm anti-laik icraatlarına Bayar göz yummuştur. Türkçe Ezan Arapça’ya çevrilmiş, tarikatlar devletin içine girmiş, feodal kalıntılar mecliste cirit atmış ve Celal Bayar bütün bu olanlara göz yummuştur. Milli Şef İsmet Paşa parlamenter sisteme geçişin hata olduğunu anlamış mıdır, bilemeyiz; fakat buna rağmen demokratik yollarla bu anti kemalist tutumla sonuna kadar savaş vermiştir.

İnönü’nün bu savaşı kazanmıştır kısa vadede; İnönü’nün verdiği savaşı fark eden genç kemalist subaylar; 27 Mayıs’ta yönetime el koymuşlardır ve Menderes ve yanında iki çakalı da dar ağacına göndermişlerdir. Celal Bayar ise geçmişine olan hürmetten dolayı affedilmiştir.

Fakat biz, kemalistim diyen Bayarcılara 27 Mayısçılar gibi hoşgörülü olmayacağız. Aydınlanma 1923, TKT gibi düzenin bu piç kurumlarının başındakileri ve düzenin savunuculuğunu yapan herkesi; eninde sonunda İstiklal Mahkemelerinde yargılayacağız ve cezalarını vereceğiz. Vereceğiz ki, Bayarcı zehiri, kemalizme şırıngalamak isteyen kimler; akıllarını başlarına devşirsinler..!


PKK, DTP, Kenan Evren, RTE Barikatına Karşı Türk Halkı- Büyükanıt Paşa Barikatı

Mart 10, 2007

Sayın okurlar. PKK terör örgütü ile mücadelede ve gelinen son nokta konusunda söz etmek istiyorum biraz:Bu noktaya kadar gelinmesinin sebeplerini hep birlikte gördük görüyoruz.

PKK terör örgütü sorununun  bu kadar uzun süre uzaması,günümüzde bölücü faaliyetlerde bulunanlara karşı bu kadar tavizlerin verilmesi çok acı bir durumdur.

Eveliyetında,Kenan Evren ve Turgut Özal dönemlerinde PKK ile mücadele yolunda hatalı planlar ve hatalı  kararların alınması,PKK terör örgütü ile mücadelemizi olumsuz etkilemiştir.Kanımca bu hatalardan birisi şudur;

1984’lerde sıkıyönetim ilan edildiğinde sıkıyönetim halinin verdiği imkan ve olanaklardan faydalanılamamıştır.1987 sonrasında sıkıyönetimden OHAL’e geçilmiştir.OHAL’de çoğu yetkiler ve terörle mücadelede kullanılacak imkanlar azalmış,yetkiler Valiliklere verilmiştir.

Genelkurmay ve TSK’nın yetkileri bir nevi alınmış ve tüm yetkiler o dönemlerde Valiliklere verilmiştir.Oysa terörle mücadele Vali’lerimizin yapacağı iş değildir.Sıkı yönetim uygulanmasına devam edilmeyip,OHAL’e geçilmesi, PKK terörü ile mücadelenin önünü kesmiştir diye düşünüyorum.

 kıyönetim halinin devamı PKK terör örgütü ile mücadelemizde daha etkili olabilirdi oysa.

Kenan Evren ve Turgut Özal’ın hatalı planlarına rağmen,93’lerde dönemin Paşalarımızdan Doğan Güreş ve Eşref Bitlis Paşamızın terörle  mücadeledeki büyük başarıları sonucunda PKK terror örgütüne ve yandaşlarına büyük darbeler vurulmuştur.1993’ten sonra da  PKK terror örgütü ile mücadelede bu başarılar sürmüştür.

Şimdi ise mevcut iktidar tarafından, vatanseverlere-aydınlara-yazarlara yönelik aldığı sert tavrını, neden aynı sert bir dille bölücülük,ayrımcılık,irtica faaliyetlerinde bulunanlara, PKK terör örgütü  yandaşlarına sert bir yanıt verilmiyor?!Neden bunların konuşmalarına,eylemlerine karşı çok sert tavırlar sergilenmiyor,yaptırımlar uygulanmıyor?Bir çok konuda ”Ilımlılık” adıyla  ülkemizi kaos ortamına sürüklemeye yönelik yanlış tutumlar-kararlar alınıyor.Bu şudur,Mevcut iktidar, Sayın Evren ve Turgut Özal’ın PKK konusunda geçmişte izlediği yanlış yollar ve yanlış politikalarını  izlemektedirler anlamına geliyor diye düşünüyorum.

Duyarsızlık,yanlış izlenen politikalar,ve üstüne üstün değerli Genelkurmay Başkanımız Büyükanıt Paşamızın yaptığı açıklamalardan da rahatsız olmaktanda geri kalmıyorlar.

Mevcut iktidar parti, bu yanlış tutumlarından bir an önce vazgeçmeli,ve Büyükanıt Paşamızın dikkat çektiği konularda önlem almalıdırlar.Bu konularda Sayın Büyükanıt Paşamıza muhalefet olacaklarına, kendileride ivedi bir şekilde destek olmalılar ve kalıcı çözümler  yapıcı politikalar üretmeleri gerektiği kanaatindeyim.

PKK terör örgütü iç- DIŞ bir tehlikedir.Ve bu tehlikeye karşılık Mevcut İktidar ve Hükümet Sayın Büyükanıt Paşamızın dikkat çektiği konulara yoğunlaşmalıdırlar.PKK terör örgütü madem sadece bir iç tehlike ise neden biz hala çözemedik?.Birileri (Dış Güçler )  iç işlerimize müdehalemi ediyor gizli gizli?sorularını sormadan geçemiyorum.Hayır herkes biliyorki PKK terror örgütü emperyalist dış kuvvetlerin (AB-D) desteklediği dış destekli, hem iç- hem de dış tehlikedir.

Sayın Genelkurmay Başkanımız Büyükanıt paşamızın PKK terör örgütüne karşı ciddi tavırlar,etkili çözümler bulduğu dönemlerde,sayın Kenan Evren’in  yaptığı Eyaletlere ayrılma gibi konuşmalarıda bu döneme denk gelmesi uygun değildir ve hoş karşılanamaz bir durumdur.Sayın Evren’in  açıklamarı Milli çıkarlarımızla bağdaşmamaktadır.Her nekadar bazı çevrelerce Sayın Evren’in açıklamalarına yapıcı yorumlar getirilsede ben şahsen katılmamaktayım.Diğer vatansever ve aydınlarımızında Sayın Evren’in sözlerine düşüncelerine katılmadıklarını basın-yayın ve medyamızı takip ederek görüyoruz.

Son dönemlerde ise ABD’nin ve emperyalist güçlerin kuklası olmuş haddini bilmezler karşılarına ,Türkiye Cumhuriyeti’mizi ve onun kurucusu Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü alarak ileri geri konuşmalar yapmakta,kendilerince ( akıl yoksunluğu içerisinde şuursuzca ) Türkiye Cumhuriyeti’mize tehditler savuracak kadar kendilerinde cürret ve cesaret bulmuşlardır..Ve işbirlikçileride hainlik içerisinde gereken destekleri onlardan esirgememektedirler.

 Hala 28 Şubat’ı ve 28 Şubat’ta emeği geçen Subaylarımızı eleştirmeye yeltenen ve ne oldukları bilinen zihniyetler asıl amaçlarından vazgeçmemişlerdir.Utanmasalar, Yüce Türk Milletinin ve Cumhuriyetimizin aziz koruyucuları TSK’mızın ve Ordumuzun  elinden silahlarını isteyecek kadar lakayitleşmişlerdir.Ve bu zihniyetler,TSK ve Ordumuzu yıpratmaya yönelik çalışmaları ve ellerinden geleni arkalarına koymadan hertürlü faaliyetlere yeltenmişlerdir.Ama başarısız olmuşlardır.

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Laik Çağdaş Türkiye Cumhuriyetimiz,83 yıldır,her türlü yıldırma,yıkma,bölme,irtica ve terror eylemlerine ve  hainlere aman vermeden dimdik ayaktadır ve sağlamdır.Ve bundan sonrada,Yüce Türk Ulusunun vatansever kemalist  gençliği,aydınları,yazarları,Kısacası Türk Milleti ve zinde güçler varoldukça Atatürk Türkiyesi dimdik ayakta olacak,her karış toprağımızda Bayrağımız dalgalanacaktır.

Her zaman olduğu gibi Kemalistler kazanacak,gericiler,her türlü hainler,PKK terror örgütü,iç-dış emperyalist güçler, tarihin karanlık sayfalarına geçeceklerdir.Türkiye Cumhuriyetimize ve Onun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e saldıran herkes Yüce Divan’da ,Yüce Türk Milletine hesap vereceklerdir.

Her zaman olduğu gibi;

Biz Kazanacağız,Onlar Kaybedecekler!

Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk ve Yaşasın Laik Çağdaş Türkiye Cumhuriyetimiz.

 DEVRİM


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.